
Zürih
18 fotoğraf · Avrupa
2013 Kurban bayramında, birkaç günlük kaçış için eşim ve oğlumla Zürih'e gittik. Şehir olarak çok fazla gezilip, görülecek yeri olmasa da, İsviçre'nin doğasını ve birbirine çok yakın olan diğer şehirlerini görmek için gitmeli. İsviçre'de şehirler arası ulaşım çok gelişmiş, en uzak kasabalara bile otobüs ve tren seferleri var.
İsviçre'nin en büyük şehri olan Zürih, aynı isimdeki gölün kuzey ucunda yer alıyor. Yapılan pek çok araştırmaya göre dünyanın yaşam kalitesi en gelişmiş kenti. Alman kantonunda yer alan Zürih'de Almanca konuşuluyor.

Zürih havaalanın kendi trenistasyonu olduğu için, şehir merkezine trenle ulaştık. 10 dakikada şehirde oluyorsunuz. İstasyonun bulunduğu meydan, İsviçre'nin en şık alışveriş caddesi olan 'Bahnhofstrasse' nin başında yer almakta. Bu cadde dünyanın en prestijli caddelerinden biri. 1,5 km. uzunluğundaki cadde, tren istasyonundan, Zürih gölünün kıyısına kadar uzanmakta. Mücevher, saat, haute couture, antika türünden her çeşit lüks ürünü burada bulabilirsiniz. Dip not, İsviçre bankalarının kasalarının bu caddenin altında bulunduğu söylendi!!!

Rezervasyonunubooking.com'dan yaptığımız, Old town'daki otelimize Limmat Nehri boyunca yürüyerek ulaştık. Otel çevresinde birşeyler atıştırıp, bir şehri tanımanın en iyi yolu yürümektir deyip, başladık turumuza. Limmat nehri, Zürih'in modern ticaret merkezi ile tarihi merkezinin arasında bir sınırı belirliyor.

Nehir boyunca yürüyüp, köprüden geçerek Fraumünster'in önüne çıktık. Nehrin batı yakasında yer alan bu katedral, 13. yy.dan kalma. 1967 yılında, vitraylarını Rus-Fransız ressam Marc Chagall ( 80 yaşıdayken ) tasarlamış.

Marc Chagall'ın vitrayları bir katedral için klasiğin çok dışındaydı...

Butikler ve antika mağazalarının olduğu daracık sokaklardan yürüyerek, Zürih'in en eski kilisesi Sankt Peterskirche' ye ulaştık. Kilisenin 13. yy.dan kalma çan kulesinde dünyanın en büyük saatlerinden biri var. ( çapı 9 metreden fazla )
Buradan sonra dik merdivenleri tırmanarak Lindenhof'a çıktık. Limmat rıhtımının güzel manzarasını izlemek için en ideal mekan. 2000 yıl önce Romalılar Limmat nehrine bakan Turıcum tepesine bir gümrük merkezi kurmuşlar. Günümüzde Lindenhof denilen bu bölge şehrin coğrafi merkezi. Buradaki meydanda yeralan çeşme, 1292'de şehri Habsburg kuşatmasından kurtaran, Zürihli kadınların anısına yapılmış. Şehirde, meydanlarda pek çok ilginç çeşme mutlaka dikkatinizi çekecektir.

Nehrin doğu yakasında olan Grossmünster katedrali, 9. yy.dan kalma bir kilisenin yerine 1100 - 1250 yılları arasında inşa edilmiş. İsviçre'nin Almanca konuşan halkı için reform hareketinin 'ana kilisesi' olmuş. Augusto Giacometti'nin tasarladığı vitraylar 1900'lerde eklenmiş. 15. yy.da yapılan, 18. yy.da da kubbelerle örtülen ikiz kuleleri şehri en dikkat çekici anıtları.
Bu yakada eski lonca binaları nehir boyunca sıralanmış. 1708 tarihli marangoz loncası (zunfthaus zur zimmerleuten) ve tuhafiyeciler loncası ( zunfthaus zur saffran ) bunlardan bazıları. Tuhafiyeciler loncasının karşısında yeralan 1698 tarihli Rathaus hala belediye ve kanton meclislerinin toplantı merkezi.
Ek bilgi, 1351'de Zürih'in konfederasyona katılmasıyla, soylular ve tüccarlar güçlerini esnaf loncası temsilcileriyle paylaşmayı kabul ediyorlar. Bu dönemde Zürih ipek, yün ve pamuk dokumacılığında gelişerek önemli bir sanayi merkezi haline geliyor. Günümüzde de esnaf loncalarının merkez binaları, tarihi şehir merkezinin önemli anıtları arasında.

Bugünkü gezi programımızı tamamladıktan sonra, sıra geleneksek bir akşam yemeğine gelmişti. FONDÜ... Beyaz şarap ve bol kiraz likörü (kirsch) içinde, eritilen peynirin fokurdadığı kaba, uzun fondü çatallarıyla ekmeği batırarak yenilen fondü kesinlikle bir tören. Biz bunu yanında bir de Burgonya fondüsü ( et ve peynir birarada ) denedik. Lezzet harikaydı ancak kokusu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

İkinci günümüzde Zürih'i tekne turuyla keşfetmek istedik. Nehir turu yapabileceğiniz gibi göl turu da yapabilirsiniz. Biz göl turunu tercih edip, Bukliplatz rıhtımına gittik ve Zürihsee turuna katılmak için biletimizi aldık. Burada tekne turu için kalan 1 saatimizi de etrafı turlayarak ve rıhtımdaki parkı gezerek geçirdik. Bukliplatz'dan bindiğimiz tekneden en son durak Rapperswil'de indik. İsterseniz, aradaki duraklarda da inme şansınız var. Gölün çevresindeki yerleşim yerlerine, yemyeşil manzaraya ve Alplere hayran kalarak, geleneksel sosisimizi yiyip, biramızı yudumladık. Gölün sağ yakasındaki kasabaların, ' Altın Kumsal' olarak adlandırılan Zürih'in zengin banliyöleri olduğu görünüşünden anlaşılıyordu.

Rapperswil, gülleriyle ünlü sevimli bir ortaçağ kasabası. Yürüyerek gezebileceğiniz bu kasabadan görkemli kaleyi ve İsviçre'nin en uzun tahta köprüsünü görmeden ayrılmayın.

İkinci günün programında'Kunsthaus'a ( Güzel Sanatlar Müzesi ) da var. Çünkü ertesi gün Luzern ve Pilatus dağına gideceğiz. Monet, Cezanne, Van Gogh, ve Picasso'nun eserleri ile Norveç seyahatimde görme fırsatımın olmadığı Edward Munch'ın İskandinavya dışındaki en büyük kolleksiyonunun olduğu Kunsthaus'u gezdim. Bu arada baba-oğul çok yorulduk diyerek cafede oturmayı tercih ederek, bana katılmadılar. Munch'ın 'the scream' (çığlık) eserinin litographını görmek beni çok mutlu etti.
Günün geri kalanını Bahnhofstrasse'de yürüyerek, vitrinlere bakarak, mağaza dolaşarak geçirdik. Alışveriş için 'Jelmoli ' dolaşılabilir.Bu arada çikolata almayı ve luxemburgerli ( macaronun buradaki adı) yemeyi de ihmal etmedik.
İlginç bir anı, sosyal medyada paylaştığım bir Zürih fotoğrafı sayesinde, birbirimizden habersiz bayram tatilini Zürih'te geçiren arkadaşlarımızla buluşma şansımız oldu.

- gün, 50 dakikalık bir tren yolculuğuyla Luzern'e gittik. İstasyondan çıkıp, rıhtımdan bindiğimiz tekne ile Alpnachstad'a geçtik. 1,5 saatlik tekne yolculuğu boyunca gördüğüm manzaralar bana çocukluğumun Heidi ve Peter'ını arattı. Bu yolculuğu trenle yapma şansınız da var ama tekneyi öneririm. Alpnachstad'tan bindiğimiz dişli tren (Alp dağlarına özgü , 48 derece ile dünyanın en dik tırmanışını yapan tren) ile PilatusDağının zirvesine 30 dakikada ulaştık. Çıkış ve Luzern gölünün manzarası muhteşemdi. Zirveye tırmanmak için diğer bir seçenek ise teleferik. Biz de dönüşte gondola ve teleferiği tercih ettik.

Pilatus dağı, 2132 metre yüksekliğinde. Şansımıza hava çok güneşliydi ama zirvede hava sıcaklığı düştüğü için tedarikli gitmekte fayda var. Zirveye çıktığımızda duyduğum ' horn' sesi çok etkileyiciydi.
Zirvede dinlenmek için kapalı alanlar, restoran ve cafe var. Zorluk dereceleri birbirinden farklı 5 ayrı yürüyüş parkuru da var.

Zirveden Luzern Gölü manzarası...

Zirveden iniş...
İsviçre'nin gizli başkenti sayılan Luzern, ulusal kahraman Wilhelm Tell'in anavatanı. Wilhem Tell'in gerçek mi yoksa efsanevi bir kişilik mi olduğu tam olarak bilinmese de hikayesi oldukça ilginç.
- yy.da tirana başkaldırma cesareti gösteren bir köylü olan Wilhelm Tell, Habsburglar'ın temsilcisi Gessler'i selamlamamıştır. Bunun üzerine cezalandırılır ve oğlunun başına konan elmayı vurması istenir. Tell ilk okla elmayı vurur ve oğlu kurtulur. Ancak yanında bir ok daha vardır. Bunu neden aldığını sorduklarında, eğer 'ilk okla elmayı vuramasaydım, diğer okla Gessler'i vurmayı planlamıştım' der. Bunun üzerine tam kurtulmuşken, tekrar cezalandırılır. Gemiyle zindana götürülürken, fırtına çıkar. Tell gemiyi kurtarıp, Tellsplate olarak adlandırılan yere gemiyi çıkarır. Kaçıp, tirana pusu kurup, öldürür ve ulusal kahraman olur.

Luzern'in sembolü Şapel Köprüsü, Reuss Nehri üzerine kurulmuş. Üstü kapalı İsviçre köprülerinin en tipik örneği. 14. yy. tarihli köprü, 1993'te bir yangında zarar görmüş fakat kısa bir sürede, 1994'te yeniden açılmış. Köprünün tavan kirişlerini süsleyen yaklaşık 100 resim 17. yy.da yapılmış. Tarihi olaylar, azizler ve kahramanlar betimlenmiş bu resimlerde. Köprünün hemen yanındaki sekizgen su kulesi ise 19. yy.da yapılmış. Hapishane, kütüphane ve hazine binası olarak kullanılmış zaman içinde.
Nehrin kenarına dizilmiş olan evlerin hepsi sanki birer sanat eseri. Bunların çoğu otel ve restoran olarak hizmet veriyor. Biz de bu nehir kenarındaki güzel restoranlardan birinde geç bir öğle yemeği molası verip, biraz dinlendikten ve kahvemizin yanında ' zuger kirschtorte' (meyveli ve kiraz likörlü turta) yedikten sonra turumuza bıraktığımız yerden devam ettik.

Aslan Anıtı: Mark Twain'in bu aslanı gördüğünde 'dünyanın en hüzünlü kaya parçası' olarak tanımlaması çok doğru. Anıt, 1792'de Fransız devrimi sırasında kral ve ailesini korurken hayatını kaybeden 800 İsviçreli askerin anısına dikilmiş. Taşa oyulmuş, ölümcül mızrak yarası almış aslan figürü, 1821 yılında Danimarkalı heykeltıraş Bertel Thorvaldsen tarafından yapılmış. Anıt 20 metre yüksekliğinde ve duvara oyulmuş. Görmeden önce, bu boyutta bir anıtla karşılaşacağımı düşünmemiştim.
Aslan anıtının hemen yanında, bu bölgeyi kaplayan buzulların, 20.000 yıl önce oluşturduğu derin çukurların olduğu 'Gletschergarten' (Buz bahçesi) yer alıyor. Fosillerin ve minerallerin sergilendiği park müzesi de görülmeye değer.

Akşam Zürih'e döndüğümüzde hafif açlığımızı bastırmak için , sokak sosisçilerinden sosisli sandviç aldık. Bu arada pek çok 'Turkish Kebap' yazan yer gördüm.

Ertesi gün dönüş var. Sabah kahvaltıdan sonra magnet, bardak, çakı alışverişimizi yapıp, burada karşılaştığımız arkadaşlarımızla kahve içtikten sonra, otelden eşyalarımızı alıp, Bahnhofstrasse'den istasyona doğru yürüdük...
***Kırmızı renkli yazılara tıklayarak daha detaylı sayfalara ulaşabilirsiniz.
Tschüss :)